Yazar: admin

  • Deneyenlerde Tutkuya Dönüşen Dalış Sporu

    Deneyenlerde Tutkuya Dönüşen Dalış Sporu

    Kimileri için tutku kimileri için korku demek olan dalış sporu, teknikleri öğrenildiği takdirde hemen herkesin yapabileceği bir spor aslında… Bir fikir olsun düşüncesiyle bazı temel bilgileri sayfamıza taşıyoruz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    yaz tatili

    En basit temel dalış aletlerini kullanarak veyahut hiçbir alet kullanmadan denizin altında kısa bir süre geçirmek istiyorsanız tekniklerini öğrenmeniz gereken tür kendi içinde alt disiplinleri bulunan “serbest dalış”tır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    yaz tatili

    Suyun altında nefes almanızı sağlayacak özel aletlerle dalış yapmayı öğrenmek için “aletli dalış” türüne yönelmeniz gerekli. Aletli dalış, spor dünyasında “scuba” adıyla isimlendiriliyor ve bu kelime İngilizce “Self-Contained Underwater Breathing Apparatus” kelimelerinin baş harflerinden oluşuyor; yani “Kendinden Yeterli Su Altı Solunum Aygıtı.”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    yaz tatili

    Dalış sporunda ABC harfleri en temel dalış aletlerini ifade etmek için kullanılır. Bunlar suda hızla yol almanızı sağlayacak paletler, önünüzü görmenizi sağlayacak maske ve başınızı suyun üstüne çıkartmadan nefes almanızı sağlayacak olan şnorkeldir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    yaz tatili

    Dalış sporu denince, akla ilk gelen görüntü dalış elbiseleridir. Giyeni balığa benzeten bu elbiselerin ıslak ve kuru olmak üzere iki türü bulunur. Vücuda sıkıca saran dalgıç elbiselerini giymek biraz zahmetli bir iş fakat kolayca giymenin bazı basit teknikleri de bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    yaz tatili

    Sualtındasınız ve birlikte daldığınız kişilere “Her şey yolunda!” ya da “Beni takip edin!” demek istiyorsunuz, peki ama konuşmanızın mümkün olmadığı böyle bir ortamda bunu nasıl yapacaksınız? Tabii ki işaret diliyle… Sualtı dünyasında insanlar arasında iletişim basit el işaretleri yoluyla kuruluyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    yaz tatili

    Sualtına dalmak başka bir dünyanın kapısından içeri girmek demektir. Bu dünyada iki-üç metre derinliğe ulaşınca balıkları görmeye başlayabilir, on-on beş metrede caretta-caretta, ahtapot gibi canlılarla selamlaşabilir, daha derinlerde batıklarla karşılaşabilirsiniz. Tabii bunun için, yani 18 metre derine dalmak için sertifika sahibi olmanız gerekiyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    yaz tatili

    Dalış deneyimi yaşamak, dalış sporunda ilerlemek ve sertifika sahibi olmak için dalış kurslarına katılabilirsiniz. Türkiye Sualtı Sporları Federasyonu’nun belirlediği program çerçevesinde dersler veren bu kurslarda kıyafetleri nasıl giyeceğinizden alçalma tekniklerine, nefes alırken nelere dikkat etmeniz gerektiğine dalışla ilgili tüm konuları hem teorik hem de pratik açıdan öğrenebilirsiniz.

  • MANTARLARIN İLGİNÇ VE GİZEMLİ DÜNYASI

    Yeniden doğuşun, canlanmanın ve yaşamın anahtarı olan mantarlar maya gibi mikroorganizmalardan, şapkalı mantar ve küf mantarlarına kadar oldukça geniş bir çeşitliliğe sahiptir. Mantarları inceleyen bilim dalına mikoloji denir ve mantarlarla ilgili sistematik çalışmalar 250 yıllık bir geçmişe dayanır. Doğada görmeye alıştığımız enteresan mantar türleri olduğu gibi bir meyvenin çürümesiyle üzerinde beliren yeşil ya da beyaz görüntü de aslında bir mantar türüdür. Biz farkına varmasak da yaşam için önemli rolü olan ve hayati görevleri bulunan mantarların dünyasına yakından bakalım.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Gezegenimizde bir buçuk milyon fungus türü bulunmaktadır. Bu da bitkilerin tam altı katına denk gelmektedir. Bu bir buçuk milyon fungus türü ise iki bin mantar türünü üretmektedir. Bitki de hayvan da olmayan mantarlar için apayrı bir yaşam formu var demek doğru olacaktır. Mantarlar çok sayıda çok hücreli ve tek hücreli canlıyı kapsayan biyolojik bir türdür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Saklanmayı çok seven mantarlar, doğanın moleküler ayrıştırıcısıdır. Mantarlar ölmekte olan organizmaları ayrıştırarak çürümekte olan besin maddelerini tekrar döngüye katar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Mantar türleri arasında kendi ışığını üretebilen “Biyolüminesans” türler bulunmaktadır. Bazı canlı organizmaların gerçekleştirdiği kimyasal reaksiyonlar ile ortaya çıkan enerji, ışık enerjisine dönüşür ve bu sayede mantar gibi kimi canlılar rengârenk fosforlu ışık saçarlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Mantar ile ilgili bilimsel çalışma yapan insanlar, mantarın ormanların sindirim sistemi olduğunu belirtmiştir. Bazı yiyecek, içecek ve peynir türleri de mantar sayesinde oluşmaktadır. Gorgonzola ve rokfor peynirinde bulunan penisilin de bir mantar türüdür.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Mantarların yeraltında bulunan bölümlerine miselyum denir ve bu miselyumlar ip ya da kök gibi toprağın altından yayılarak mantarların besin maddelerini özümlemesini sağlar. İnternet ağına benzetebileceğimiz toprak altındaki bu birbiri ile bağlantılı yapı, doğanın nöral ağı gibi işlemektedir. Ayrıca bitkilerin birbirleri ile besin paylaşmasına olanak sağlayan bu yapı, bitkiler arasında iletişimi de kurmaktadır. Dünyanın neresinde olursak olalım bastığımız her toprak parçasının altında miselyum ağları bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Mantarlar eşeyli ve eşeysiz olarak ürettikleri sporlar sayesinde çoğalırlar. Bu sporlar “humenium” denilen yapılarda oluşur ve toprağa saçılan sporları; rüzgarla ya da çeşitli böceklerle çevrelerine dağılarak yeni yavruların oluşmasını sağlar. Tek hücreli mantar türleri ise tomurcuklanarak çoğalırlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Dünyanın en pahalı yemekleri arasında yer alan lezzetlerden biri de mantar türü ile hazırlanmaktadır. Beyaz trüf mantarı ile yapılan makarna ya da risotto birçok seçkin restoranın menüsünde yer almaktadır. Beyaz trüf mantarının tadının en lezzetli ve aromasının en yoğun olduğu hâli pişmemiş olduğundan çiğ olarak tüketilmektedir.

  • Yetimhaneyi de Sahne Işıklarını da Gören Diva Safiye Ayla

    Yetimhaneyi de Sahne Işıklarını da Gören Diva Safiye Ayla

    Osmanlı’nın son yıllarında dünyaya gelen ve Cumhuriyet Türkiyesi’nin yetiştirdiği ilk ses sanatçılarından olan Safiye Ayla Klasik Türk Müziği’nin gelmiş geçmiş en güçlü seslerinden biriydi. Yetimhanede başlayan yaşamı sahne ışıkları altında, dinmek bilmeyen alkışlarla son buldu. Şarkılarda ölümsüzleşen sanatçı şimdi Kültür ve Yaşam’da.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Zor bir çocukluktu onunki… Doğmadan babasını, üç yaşında annesini kaybetmiş, hastalıklarla geçen yetimhane yıllarında evlat edinilmişti. “1907’de İstanbul’da doğdum. Babamı Mısırlı bilirdim. Sonradan Halilrahman’dan bana yazdığı mektuplardan Filistinli olduğunu öğrendim. Annem Suudi Arabistan’dan gelmiş…”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Yaşadığı yokluk ve yoksunluğa rağmen içe kapanık değil aksine oldukça yaramaz bir öğrenciydi. Hayat mücadelesiyse öğretmen yardımcısı olduğunda da bütün hızıyla sürüyordu: “Küçücük bir oda kiralayıncaya kadar Eyüp Camii’nin musalla taşı üzerinde geçirdiğim çok geceler oldu. O dönemde yakalandığım öksürükten uzun süre kurtulamadım.”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    En büyük şansı sahip olduğu olağanüstü sesiydi ve tabii dikkat çekmekte gecikmedi: “Mustafa Bey bana usul ve makam öğretti, yetiştirdi. Sonraları Yesari Asim Bey’den de ders aldım ama ilk hocam Hafız Mustafa Efendi’dir. İlk plağımı Columbia Şirketi doldurdu. Bunların hepsi bir ay içinde oldu.” Ve ona göre bunların hepsi rastlantıydı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Safiye Ayla’nın hayatında yepyeni bir sayfa açılmıştı. Öncekinden farklı, istediği gibi yazabileceği bir sayfaydı bu ama sonrasında olanlar kesinlikle rastlantı değildi; sesini geliştirmek için çok çalıştı. Kısa sürede assolistliğe yükseldi. Dile kolay; 500’dan fazla plağı oldu ve radyodan dinleyicilerine yüzlerce konser verdi.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Atatürk’ün en sevdiği sanatçılardan biriydi Safiye Ayla… Onunla ilk kez 1932 yılında tanışmış, dört yıl sonra tekrar karşılaşmış ve sonrasında sık sık Gazi’ye şarkılar okumuştu. “Her şeyden evvel tashih etmek isterim ki Atatürk yalnız bir Türk musikisi severi değil, hayranı idi… Üstün bir bestekâr kadar ve belki de onlardan daha fazla makamdan anlar, falsoları yakalar, çok haklı tenkitlerde bulunurdu.”

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Menekşe Gözler Hülyalı, Bir İhtimal Daha Var, Koklasam Saçlarını Bu Gece Ta Fecre Kadar… Yüzlerce besteyi sesiyle ölümsüz hale getiren Safiye Ayla en çok “Çile Bülbülüm Çile” ve “Yanık Ömer” şarkılarıyla anılır. “Ah Bu Gönül” ve “Aşk Yaprağına Konarak Koza Öresim Gelir” isimli iki şarkının bestesi de kendisine aittir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Yaşar Kemal, Nazım Hikmet, İbrahim Çallı, Halikarnas Balıkçısı gibi isimlerin yakın arkadaşı olan sanatçı dünya çapında tanınmış bir müzisyenle, Şerif Muhiddin Targan’la evlenmiş, eşi Mekke Emiri’nin oğlu olduğu için kendisi de “prenses” unvanı almıştı. 14 Ocak 1998 tarihinde aramızdan ayrılan Safiye Ayla’nın hayatı, hani derler ya, romanlara konu olacak türdendi.

  • ÜLKELER VE GELENEKSEL KIYAFETLERİ

    Dünya üzerindeki farklı kültürlerin tarihleri ve coğrafi koşullarıyla şekillenmiş geleneksel kıyafetler, yalnızca günlük yaşamın bir parçası olmakla kalmayıp, aynı zamanda o toplumun tarihini, yaşam biçimini ve sanat anlayışını yansıtan önemli sembollerdir. Geleneksel kıyafetler, bir kültürün kimliğini ve estetik anlayışını kuşaktan kuşağa aktaran birer görsel miras niteliğindedir. Günümüzde bu kıyafetlerin çoğu, özel törenlerde, kutlamalarda veya folklor gösterilerinde görülse de bazı ülkelerde gündelik yaşamda hâlâ kullanılmaktadır. Dünyanın dört bir yanından derlediğimiz geleneksel kıyafetler yazımızda.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Silifke Yöresel Kostümü, Türkiye ” title_font_size=”13″]

    Ülkemizde Mersin’in Silifke ilçesine özgü geleneksel kıyafetler, özellikle halk danslarında ve folklor gösterilerinde giyilir. Silifkeli kadınlar parlak ve canlı renklerden oluşan, farklı uzunluklarda üç parça etek giyer. Üst üste gelen parçalar hareketli ve katmanlı bir görünüm oluşturur. Üç eteğin üzerine beyaz ya da açık renkli bir gömlek giyilir. Gömleğin üzerine, işlemelerle süslenmiş geleneksel bir yelek olan “salta” giyilir. Bele sarılan renkli ve desenli kuşak altın ya da gümüş takılarla süslenerek geleneksel dokuyu güçlendirir. Silifke zeybeğinin ve halk oyunlarının ihtişamını daha da ön plana çıkaran bu geleneksel giysiler, kültürel mirasımızın önemli bir parçasıdır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kimono, Japonya ” title_font_size=”13″]

    Japon kültürünün en tanınmış ve ikonik giysilerinden biri olan kimono, kökenleri Nara Dönemi’ne (MS 710-794) kadar uzanan zengin bir geçmişe sahiptir. Bugünkü formuna benzeyen şekli ise Heian Dönemi’nde (MS 794-1185) gelişmiş ve o dönemde zarafet ve estetiğin önemli bir simgesi hâline gelmiştir. Kimono, genellikle ipekten yapılır ve kumaşına işlenen çiçek desenleriyle dikkat çeker. Kimononun uzun ve geniş kolları, zarif bir silüet oluştururken, beline bağlanan obi adı verilen geniş bir kuşak, kıyafetin tamamlayıcı bir unsuru olarak öne çıkar. Kimononun çeşitleri, renkleri ve desenleri, giyenin yaşı ve medeni durumu gibi kişisel özellikleri yansıtır. Örneğin, genç ve bekâr kadınlar daha parlak renklerde ve gösterişli desenlere sahip kimonolar giyerken, evli kadınların kimonoları daha sade ve sakin tonlara sahiptir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kilt, İskoçya ” title_font_size=”13″]

    Kilt, 16. yüzyılda İskoçya’nın dağlık bölgelerinde yaşayanların giydiği, yaklaşık 8 metrelik tek parça bir kumaştan yapılan büyük bir etek olarak ortaya çıktı. Üst kısmı omuzlardan aşağıya doğru pelerin gibi yayılarak gövdeyi tamamen kaplarken, alt kısmı diz kapaklarının altına kadar uzanıyordu. Kilt, bugünkü klasik formunu 18. yüzyılın başlarında aldı. Bu dönemde büyük etek ikiye bölündü ve yalnızca alt kısmı, yani etek bölümü kullanılmaya devam edildi. Bu daha sade ve kullanışlı tasarım, İskoçya’nın dağlık bölgelerinde yaşayanlar arasında hızla benimsendi ve yaygınlaştı. Geleneksel İskoç kilti, genellikle tartan adı verilen kareli desenlerle süslenir ve her desen, belirli bir İskoç klanını temsil eder.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Hanbok, Kore ” title_font_size=”13″]

    Binlerce yıllık bir geçmişe sahip olan Kore’nin geleneksel giysisi hanbok, ilk olarak MÖ 37- MS 668 yılları arasında Kore Yarımadası’nda hüküm süren Goguryeo İmparatorluğu döneminde ortaya çıkmıştır. Farklı dönemlerde değişen moda ve tasarım anlayışına rağmen, hanbok temel özelliklerini korumayı başarmıştır. Hanbok’un üst kısmı kısa kesimli, düğmeli veya bağlamalı ceket tarzında olan “jeogori”dir. Kadınlarda alt giysi, geniş ve zarif bir etek olan “chima” iken, erkeklerde ise bol pantolon tarzında tasarlanan “baji”dir. Kıyafet, sade bir zarafeti yansıtan tasarımı ve rahat hareket etmeye olanak tanıyan yapısıyla dikkat çeker. Hanbok, geçmişte günlük yaşamın bir parçasıyken, günümüzde genellikle özel günlerde, geleneksel törenlerde ve kutlamalarda giyilmektedir. Ancak, sahip olduğu tarihî ve estetik değerle Kore kültürünün önemli bir sembolü olmaya devam etmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Breton, Fransa” title_font_size=”13″]

    Hem erkek hem de kadınların giydiği Fransa’nın geleneksel kıyafeti Breton’da kadınların kıyafeti “robe, coiffe, fichu ve mantelet” parçalarından oluşur. Robe, bol kesim bir elbisedir ve üzerine süslü ve işlemeli bir önlük (tablier) takılır. Boynun etrafına sarılan üçgen şeklindeki örtü fichu hem süs hem de sıcak tutması için kullanılır. Kadınların başlarına taktığı dantel veya işlemeli başlık coiffe, Fransa’nın her bölgesinde kendine özgü bir tarza sahiptir. Omuzlara alınan kısa bir pelerin veya şal olan mantelet, genellikle yün veya kadifeden yapılır ve soğuktan korunmak için kullanılır. Kadınların kıyafetleri boncuklu kolyeler, işlemeli mendiller gibi aksesuarlarla tamamlanır ve kıyafete zarif bir dokunuş katar. Erkekler ise bol kesimli pantolonlar ve düğmelerle süslenmiş kısa ceket veya yelekler giyer.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Kebaya, Endonezya ” title_font_size=”13″]

    Kadınların giydiği Endonezya’nın geleneksel kıyafeti kebaya, uzun kollu ve düğmeli bir gömlek ile bu gömleğin altına giyilen uzun bir etekten oluşur. Gömlek ve etek zarif dantel detaylar, renkli işlemeler ve desenlerle süslenerek kıyafete hem şıklık hem de özgün bir estetik kazandırır. Bazı kebaya modellerinde omuzlara veya belin etrafına zarif bir şekilde sarılan bir şal kullanılarak kıyafet tamamlanır. Kebaya, ilk olarak 15. yüzyılda Malay Yarımadası, Sumatra, Java ve Bali’de ortaya çıkmıştır. Zamanla yerel geleneklerle Avrupa modasının etkilerini birleştirerek daha modern bir görünüme kavuşmuştur. Geleneksel bir kıyafet olarak kebaya, Endonezya’da özellikle düğünler, resmî törenler ve diğer özel günlerde hâlâ yaygın şekilde tercih edilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Ohorokova, Namibya ” title_font_size=”13″]

    Namibya’daki etnik bir grup olan Herero kadınlarının giydiği geleneksel kıyafetler, ohorokova adı verilen ve Viktorya tarzından esinlenilmiş geniş etekli elbiselerden oluşur. Bu kıyafetler, inek boynuzuna benzeyen ve Herero kültüründe önemli bir sembol olan başlıklarla tamamlanır. 19. yüzyılın sonlarında, Alman misyonerlerin ve Avrupalı kadınların geniş etekli elbiselerinden ilham alan Herero kadınları, bu tarzı kendi kültürlerine uyarlamıştır. Canlı renkler, çiçekli desenler ve göz alıcı kumaşlarla süslenmiş ohorokova, Herero kültürüne özgü bir kimlik kazanmıştır. Başlık ise inek boynuzlarını andıran şekliyle, Herero halkının sığır yetiştiriciliğine dayalı yaşam biçimini ve geleneklerini simgeler. Bugün bu kıyafet, Herero halkının kültürel mirasını ve kimliğini temsil eden önemli bir sembol olarak korunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Lliclla, Peru ” title_font_size=”13″]

    Peru’nun And Dağları bölgesindeki Quechua ve diğer yerli halklar tarafından giyilen lliclla, kadınların omuzlarına sardıkları dörtgen veya kare şeklindeki geleneksel bir pelerindir. Yün veya pamuk gibi doğal malzemelerden yapılan lliclla, parlak renkler ve karmaşık desenlerle süslenir ve yerli dokuma teknikleriyle el tezgâhlarında büyük bir özenle üretilir. Lliclla, omuzların üzerine yerleştirilir ve genellikle bir iğne veya toka ile sabitlenir. İşlevselliğiyle dikkat çeken bu kıyafet, yalnızca bir giysi değil, aynı zamanda günlük yaşamda pratik bir araçtır. Kadınlar lliclla’yı sırtlarında eşya veya çocuklarını taşımak için kullanır. Hem gündelik yaşamda hem de özel günlerde kullanılan lliclla, And Dağları halklarının kültürel mirasının bir parçası olarak hem estetik hem de pratik bir öneme sahiptir. Bu geleneksel kıyafet, renkleri ve desenleriyle bölgenin zengin kültürünü yansıtır.

  • Anadolu’nun Güneşinden Sofralara

    Anadolu’nun Güneşinden Sofralara

    Rivayete göre bu eşsiz çorbanın ismi “dar hane” iken zamanla “tarhana”ya evrilmiş. Dar hanelerin yokluk içinde ürettiği çorbanın dertlere deva, hastalara şifa niteliği anlaşılınca da sultan sofralarında aranan bir ürüne dönüşmüş. Orta Asya’dan gelip Anadolu’nun güneşiyle olgunlaşan tarhanayı Kültür ve Yaşam sayfasına taşıyalım ki bu kez de gönülleri ısıtsın istedik. 🙂

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Yoğurt, buğday unu, kurutulmuş nane, kırmızıbiber ve soğan geleneksel tarhananın ana malzemeleri. Tabii yörelere göre domates, irmik, kızılcık, mısır hatta nohut ilave edenler de bulunmakta. Yapımı ise gerçekten emek işi. Öncelikle bütün malzemeler yoğurulup harmanlanarak hamur haline getiriliyor ve mayalanıp kabarması için bir hafta kadar bekletiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Tarhananın ekşi ya da tatlı olması işte bu bekleme süreciyle ilgili. Uzun süre bekletilmesi ekşi, kısa süre bekletilmesi tatlı olmasını sağlıyor. Sonraysa mayalanan hamurdan koparılan parçalar temiz bir örtünün üstüne serilip kurumaya bırakılıyor ve kuruyunca da elle ufalanarak toz haline getiriliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Ne var ki bütün bu işlemler yöreden yöreye de değişiyor. Kastamonu’da kurutulmadan yapılan yaş tarhana, Antalya’da bol fesleğenle hatta bazı bölgelerinde yoğurtsuz ama yabani erik eklenerek yapılan ekşi tarhana, Denizli’de keçi yoğurdu ile yapılan çerez tarhanası gibi… En geleneksel halinde bile biberli, domatesli ya da sade çeşitleri bulunabiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Üretim süreci bu kadar ilgi ve emek isteyen tarhana eğer evinize kadar geldiyse yapabileceğiniz en pratik çorbalar arasında bulunur. Hazırlanışı çok kolay: Tereyağında kavurduğunuz salçaya sıcak su ilave edip içine yarım kâse tarhana koyarak karıştıra karıştıra pişireceksiniz. Ve işte çorbanız hazır! Dilediğiniz kadar tuz ilave etmeyi de unutmayın.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Ama arzu ederseniz pişirme konusunda da farklılıklar yaratabilirsiniz. Örneğin salça kullanmayıp, sıcak suda karıştırarak pişirdiğiniz tarhana için terbiye yapabilir, yani bir kâse yoğurda yumurta kırarak kaynayan çorbaya ilave edebilirsiniz. İsteğe göre içine birkaç diş sarımsak da katabilirsiniz ki bol yoğurtlu bir tarhana çorbasının antibiyotik yerine geçtiği annelerimiz tarafından sık sık dillendirilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Genellikle kuruduktan sonra toz haline getirilen tarhana farklı şekiller verilerek de kurutulabilir. Kuruduktan sonra ise uzun süre bozulmadan saklayabilmenin koşullarını iyi bilmek gerekir. Tarhana saklamada en çok tercih edilenler -aralıklarla havalandırmak ve nemli olmamasına dikkat etmek koşuluyla- küf tutmayan bez torbalar ya da cam kavanozlardır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Tarhananın farklı biçimlerde kurutulabildiğinden söz etmiştik, bunlardan biri de atıştırmalık olarak yenen ve artık büyük market zincirlerde de bulunabilen cips tarhanadır. Anadolu’da cips şekli verilip henüz cips gibi kıtır kıtır olmadan toplanan türü de var ki buna firik deniyor. İçine ceviz, fıstık gibi yemişler koyup sarılarak tüketilen bu tarhana, damaklara çorbasından çok farklı bir tat sunar.

  • FASULYE ÇEŞİTLERİ VE LEZZETLİ TARİFLERİ

    Sindirim sistemine faydaları saymakla bitmeyen fasulye hem taze hem kuru formuyla sofralarımızda sıkça yer bulan oldukça sağlıklı bir besin. Ülkemizde de kolaylıkla üretilen fasulyenin ana vatanı cinsine göre değişse de genetik çalışmalar Orta ve Güney Amerika bölgelerinden dünyaya yayıldığını göstermektedir. Baklagiller familyasına ait, güçlü antioksidan kaynağı olan fasulyenin kanserli hücreleri onarmada da faydaları biliniyor. İçeriğindeki K vitamini vücudumuzu kansere karşı korurken, beyin ve sinir sistemine etkisiyle bilişsel işlevlere de katkı sağlıyor. Folat ve folik asit bakımından da oldukça zengin olan bu süper besinin kemikleri güçlendirmesi ve protein zenginliği gibi faydaları sebebiyle haftada en az iki öğün tüketilmesi tavsiye ediliyor. Yazımızda sıkça kullanılan fasulye çeşitlerini ve bu fasulyelerle hazırlayabileceğiniz pratik tarifleri okuyabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Yaz aylarında tüketilen taze fasulye, henüz yeşilken dalından toplanarak elde edilir ve bu durumda toplananlara “Çalı” ya da “Boncuk” fasulye denir. Çalı fasulyesi daha uzun ve yassı olurken, boncuk fasulyenin içindeki taneler daha iri olur ve her ikisi de tanelerini çıkarmadan yeşil kabuğuyla tüketilebilir. Çalı fasulyesi ayrıca konserve için de uygundur. Taze fasulye ile hazırlayabileceğiniz pratik tarifimiz için fasulyenin varsa önce kenarlarındaki kılçıklar ayıklanmalıdır. Ayıkladıktan sonra dikine olacak şekilde ikiye kesilen fasulyeler zeytinyağı ile karıştırılarak 180 derece ısıtılmış fırında üzeri kızarana kadar ortalama 15 dakika pişirilir. Derin bir kapta sarımsak, dört beş adet ufak parçalara bölünmüş ceviz ve ezilmiş sarımsak hazırlanır. Yarım çay bardağı zeytinyağı tavada kızdırıldıktan sonra derin kaptaki malzemelerin üzerine eklenir. Fırından çıkan fasulyelerin üzerine arzu edilen miktarda yoğurt, yoğurdun üzerine de zeytinyağlı karışım ekledikten sonra servis edebilirsiniz. Bu tarifi meze olarak da tüketebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Lif ve protein açısından oldukça zengin olan kuru fasulye; B6, demir, potasyum, selenyum, folat ve tiamin kaynağıdır. Pişirmeden önce bir süre suda bekletilen kuru fasulyenin midede gaz yapan şeker içeriği de azalmaktadır. Kabuğundan taneleri ayrılarak elde edilen kuru fasulyenin birçok türü bulunur. Düzenli tüketildiğinde sindirim sistemini güçlendiren, kemik yapısını geliştiren fasulyenin pek de alışık olmadığımız tatlı tarifini denemek isterseniz gerekli olan malzemeler şöyle: Bir su bardağı haşlanmış kuru fasulye, bir yumurta, bir çay bardağı süt, iki adet olgun muz, iki yemek kaşığı tereyağı ya da Hindistan cevizi yağı, yarım su bardağı bitter çikolata ve bir paket kabartma tozu… Muzu ve haşlanan kuru fasulyeleri rondodan geçirdikten sonra derin bir kabın içine yumurta, süt ve rondodan geçirilen malzemeler eklenir; yağ, çikolata ve kabartma tozu ilave edilir ve güzelce karıştırılır. 180 derece ısıtılmış fırında ortalama yarım saat pişirilmesinin ardından üzerine dondurma ya da çikolatalı sos ekleyerek servis edebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Popülaritesi son günlerde giderek artan maş fasulyesinin ana vatanı Hindistan’dır ve çoğunlukla Asya ülkelerinde yetişmektedir. Yüksek oranda demir, lif, protein, potasyum, magnezyum, manganez ve fosfor içeren maş fasulyesinin diğer fasulye türlerinden en önemli farkı gaz yapmamasıdır. Kas sağlığı için de oldukça faydalı olan maş fasulyesi aynı zamanda iyi bir folat kaynağıdır. Antioksidan ve antiaging özelliği ile dikkat çeken maş fasulyesini çimlendirerek salatalarda kullanmak da mümkün. Rengârenk ve oldukça faydalı bir maş fasulyesi salatası için gerekli malzemeler: Bir çay bardağı haşlanmış maş fasulyesi, bir çay bardağı haşlanmış mısır, her biri bir adet olacak şekilde domates, kırmızı soğan, havuç, limon ve bir tatlı kaşığı nar ekşisi, yarım çay bardağı zeytinyağı, dereotu, maydanoz ve arzuya göre baharatlar… Tüm malzemeleri mümkün olduğunca incecik doğrayıp, karıştırıp, soslamanız yeterli olacaktır. Dilerseniz ceviz de ekleyebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Farklı dillerde “Borlotti” ya da “Roma” fasulyesi olarak geçen barbunya fasulyesi; A, B5, B9 ve C vitamini içermektedir. Kalsiyum, demir ve magnezyum mineralleri açısından da oldukça zengin olan barbunya, protein açısından neredeyse kırmızı et ile yarışmaktadır. Lifli yapısıyla tok tutan, kan şekerini düşüren, böbreklerdeki kum ve taşın dökülmesinde etkili olan barbunyanın kalp sağlığına faydaları saymakla bitmez. Cilt bariyerini güçlendiren yapısı nedeniyle cildi yumuşatır ve gençleştirir. Türk mutfağında sıkça yer alan barbunyanın pek de alışık olmadığımız barbunya köftesi tarifi için, iyice haşlanmış barbunya, soğan, galeta unu, yumurta ve maydanoz yeterli olacaktır. Püre hâline getirilen barbunyaya arzu edilen baharatlarla birlikte diğer malzemeler eklenir ve iyice yoğrulur. Buzdolabında en az bir saat dinlendirdikten sonra galeta ununa bulanarak kızgın yağda kızartılır. Barbunya falafeli hazır…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Doğu Asya kökenli olan soya fasulyesi ile Batı dünyasının tanışması 20. yüzyılı bulmuştur. Hayvansal proteine alternatif olan soya fasulyesini tüketmek kanser riskini azaltmaktadır. Asya mutfağında; soya sosu, miso, tempeh ve nattö gibi fermente edilmiş formları sıkça tüketilirken, özellikle vegan beslenenler için süt ürünleri ve tofu peyniri en çok tüketilen formlarının başında gelmektedir. Soya fasulyesi sıklıkla salatalarda kullanılsa da yazımızda tofu peyniri tarifini tercih ettik. Tofu peyniri tarifi için; 500 gram soya fasulyesi, 250 ml limon suyu ve üç buçuk litre içme suyu gerekmektedir. Altı saat suda bekletilen soya fasulyesi blender ile ezilir. Geniş bir tencerede gerilen tülbentin üzerine ezilen püre dökülür ve suyu iyice süzülür. Tülbentin üzerinde kalan posaya “okara” denir ve bu posa protein açısından oldukça zengindir. Tencerenin içinde biriken su, kısık ateşte 10 dakika kaynatılır ve ılıması için bırakılır. Derin bir kap içerisine eklenen limon suyunun üzerine yüksekten ılık soya suyu dökülür ve kesilmemesi için kesintisiz bir şekilde karıştırılır. İyice karıştırılan ve kıvam alan karışım tekrar temiz bir tülbent ile süzülür. Ortalama yarım saat sonra kontrol edilen tofu kıvam almışsa buzdolabında bekletilir. Omega-3 bakımından oldukça zengin peynirinizi artık dilediğiniz tarifte kullanabilirsiniz.

  • ANANAS VE ANANASLI LEZZETLER

    Ananasla tanışıklığımız çok da eskilere dayanmıyor, kaldı ki ana vatanından Avrupa’ya gelişi de 1955 yılına tekabül etmekte… Yine de lezzeti sayesinde günümüzde dünyanın dört bir yanında biliniyor ve tüketiliyor. Sayfamızın konusu, ilkbahar ile yaz aylarında hasadı yapılan ananas ve ananasla hazırlayabileceğiniz lezzetler…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Anavatanı Güney Amerika olan ananas Brezilya’dan İngiltere’ye götürülmüş, ardından Fransa’da yetiştirilmeye başlanmıştır. Kabuk yüzeyi kozalaklara benzediği için Avrupalı gezginler önceleri çam elması adını vermiştir. Ananas adının ise Güney Amerika’da konuşulan Tupi diline dayandığı, sözcüğün Portekizliler sayesinde Fransızcaya geçtiği ve oradan da dilimize yerleştiği bilinmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Tropikal bir meyve olan ananas dünyada en çok Hindistan’da, ülkemizde ise özellikle Antalya, Mersin, Adana gibi güney illerimizde yetiştirilmektedir. Uzun dikenli yapraklara ve zor koşullara dayanabilen bir kabuğa sahip olan meyve, genellikle 1-1,5 metre boylarındaki ağaçlarda yetişmektedir. Özel bakım isteyen ananas, istenirse evin bahçesinde hatta saksıda bile yetiştirilebilmektedir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Ananasın tadını alabilmek için sulu ve tatlı olması beklenir ki bu da olgunlaşmış olmasını gerektirir. Meyvenin alt tarafına parmağınızla bastırdığınızda az da olsa eziliyorsa veya yapraklarını koparmaya çalıştığınızda zorlanmıyorsanız meyve olgunlaşmış demektir. Bu kıvamda olmayan bir ananas satın aldıysanız olgunlaşması için bir süre oda sıcaklığında bekletebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Ananası taze taze yemenin keyfi elbette ayrı ama mineral ve lif zengini bu meyveyi daha çok tüketebilmenin yolu farklı lezzetler içinde kullanmaktan geçiyor. En çok dâhil edildiği tariflerin başında da salatalar geliyor. Çünkü ananas mevsim yeşilliklerine çok iyi uyum sağlayabildiği gibi, peynirli ve mayonezli salatalara veya baharatlı salatalara da eşlik edebiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Kurabiye, tiramisu, kek, tartolet, tart, yaş pasta… Tatlı bir lezzeti olan ananasın en yakıştığı tariflerin tatlılar olmasına da şaşmamak gerekir. Ananası tatlı içinde dilimler halinde de kullanabilirsiniz, tarife göre püresini yaparak da ilave edebilirsiniz. Hatta şekere buladığınız ananasları tavada kızartarak, tek başına ananas tatlısı bile yapabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Ananas, dünyanın farklı mutfaklarında kokteyl malzemesi olarak sıkça kullanılan bir meyvedir. Smoothie yapımında da ananas vazgeçilmezler arasındadır. Özellikle süt ve muzla bir araya getirildiğinde enfes bir lezzet oluşturur. Eğer daha da tatlı bir lezzet istiyorsanız bu karşıma bal da ilave edebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Ananası baharatlı yiyeceklerde de kullanabileceğinizi ve bu yönde farklı tarifler bulabileceğinizi de söyleyebiliriz. Dünyada en çok Hindistan’da yetiştiği düşünülürse bu bilgiye de şaşırmamak gerekir. Özellikle tavuk yemeklerinde, ananas farklı bir lezzet yaratmak üzere tercih edilebilir. Bu arada ananasla birlikte sık kullanılan baharatlardan birinin zerdeçal olduğunu da ekleyelim.

  • 8 Maddeyle Doğanın Mucizesi Arı ve Bal

    8 Maddeyle Doğanın Mucizesi Arı ve Bal

    Bir arı tarafından başımıza gelecek tek acılı olaydır “arı sokması”… Ama o da arının kendi hayatını tehlikede hissettiği zaman, vızıldayarak çıkardığı sese kulak vermediğinizde, toplu halde vızıldamalarını ciddiye almadığınızda, hatta hızla size çarparak korkutmaya çalışmasının ciddiyetini fark etmediğinizde son çare olarak yaptığı bir eylemdir. Yoksa Einstein tartışılan teorisinde ne diyordu: “Arılar yeryüzünden kaybolursa insanoğlunun 4 yıl ömrü kalır.” Dünyamız için yaşamsal öneme sahip bu mucizevi canlılar ve ürettikleri bal hakkında 8 maddelik listemizde bilgiler bulabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Bal arıları kraliçe, erkek ve dişi arılardan oluşuyor. 50 bin ile 80 bin arasında arının yaşadığı bir kolonide birkaç yüz erkek arı bulunurken çoğunu dişi arılar oluşturuyor, her kolonide sadece bir tane olan ise kraliçe arı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Arıların, sadece 500 gram bal üretebilmek için 2 milyon çiçeğe konması gerektiğini biliyor muydunuz? Oysa bir bal arısı günde 2 bin çiçeğe konabilir ve hayatı boyunca bir çay kaşığı balın sadece 12’de 1’ini üretebilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Böcek türleri içinde gıda olarak faydalandığımız tek tür arılardır ve onlardan bal, polen, arı sütü, arı zehiri, propolis gibi kimini besin maddesi kimini tıbbi amaçlı kullandığımız ürünler elde ederiz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    arıcılık

    Çiçeklerde nektar denen tatlı suyun arının vücudundaki salgı ve enzimlerle birleşmesiyle bal oluşur. Doğal koruyucular içermesi ve içinde bakteri yetişmemesi sayesinde uzun yıllar yenecek durumda kalabilmesini balın mucizevi özellikleri arasında sayabiliriz. Balın rengi ve tadını ise arıların ziyaret ettiği çiçeklerin türü belirler.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    arıcılık

    Balın cilt üzerindeki olumlu etkilerinden mide korumasına kadar pek çok faydası var fakat şeker hastalarının ve bebeklerin bal yememesi konusunda da uzmanlar uyarıyor. Eğer yiyeceğiniz bal Karadeniz’in yüzlerce metre yüksekliğinde yetişen çiçeklerden elde edilmiş bir “acı bal” ise o zaman sağlıklı da olsanız çok küçük miktarda hatta doktor kontrolünde yemeniz öneriliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    arıcılık

    Sahte bal konusuna dikkat edilmesi gerektiğine yönelik haberlere rastlamışsınızdır siz de… Eğer arı, çiçeklerin nektarını alarak değil de insanlar tarafından kendisi için hazırlanan şekerli suyu yiyerek balını üretmişse, o zaman mucizevi özellikler barındırmayan bir baldan söz ediyoruz demektir. Sahte balı gerçek baldan ayırmanın en pratik yolu ise balı buzdolabına koyarak şekerlenip şekerlenmediğine bakmaktır. Gerçek bal şekerlenirken sahte bal görüntüsünü uzun süre bozmayacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    arıcılık

    Arıların dünyadaki geçmişleri neredeyse 300 milyon yıl öncesine dayanıyor, haliyle “arıcılık” mesleği de insanlık tarihi kadar eski. Arı kolonilerinin kovanlarda beslenmesi ve bakımı ile arı ürünleri elde etmeyi amaçlayan arıcılığın varlığı konusunda Eski Mısır’dan İspanya’ya dünyanın farklı yerlerinde binlerce yıl öncesine ait izler bulunuyor. Bugün ise Avrupa’da arıcılık ticari olduğu kadar hobi olarak da yaygın olarak yapılıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Türkiye iklim ve bitki örtüsünün çeşitliliği sayesinde arıcılık için çok elverişli bir bölge. Arıların neslinin tehlikede olduğu bilgisi dünyada olduğu gibi ülkemizde de karşılık buldu ve meslek edindirme kursları, devlet teşviki gibi desteklerle arıcılık teşvik ediliyor. Bakanlık tarafından koruma altına alınan arı ırkları bile bulunuyor. Örneğin Kırklareli’nin Yıldız Dağları’nda yaşayan Trakya Arısı koruma altına alınan arı ırkından… Arıcılık ülkemizde özellikle Ege, Akdeniz, Karadeniz, Güney ve Doğu Anadolu bölgelerinde yapılırken en çok bal üretimi Muğla, Ordu, Adana illerinde sağlanıyor.

  • ASYA’NIN SEVİMLİ PENÇESİ

    Nesli tehlike altında olan küçük panda veya diğer adıyla kızıl pandalar çok ürkek canlılardır. Üstünü yalayarak temizlerken bir kediyi andırdığı için “kedi ayısı” da denilen kızıl pandaların zoolojik sınıflandırılması hâlâ tartışılıyor. Kızıl panda, kırmızı panda, kedi ayısı, Himalaya rakunu, tilki ayısı gibi isimlerle de anılan bu sevimli türü yakından tanıyalım.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Kızıl pandanın yaşam alanı Çin, Nepal ve Butan’dadır. Doğu Himalayalar’da yaşayan bu tür; yüksek irtifalı ılıman bambu ormanlarında yaşar. Kuzey Amerika’da kızıl panda fosili bulunsa da günümüzde sadece Güneybatı Çin ve Doğu Himalayalar’ın ılıman ormanlarında yaşarlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kızıl panda ilk kez 1825’te Fransız zoolog Frédéric Cuvier tarafından tanımlanır. Dev pandalardan 48 yıl önce keşfedilen kızıl pandayı gördüğü en güzel hayvan olarak adlandıran Cuvier, bu nedenle ona Latince ateş renginde veya parlayan kedi demek olan “Ailurus fulgens” ismini vermiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kızıl pandalar, bu türe çok benzeyen dev panda cinsine de ismini vermiştir. Aslında gerçek “panda” kızıl pandalardır ve bir üst maddede belirttiğimiz gibi dev pandalardan daha önce keşfedilmiştir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kızıl panda, sıradan bir kedi kadar büyüktür. Vücudu 65 cm ve kuyruğu 60 cm kadar uzun olabilir. Erkekler dişilerden daha ağırdır, yetişkin bir kızıl panda yaklaşık 6 kg gelir. Ortalama yaşam süreleri 23 yıla kadar çıkabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Yüzü rakuna benzeyen kızıl pandanın kendine özgü beyaz desenleri vardır. Gür kuyruğunda ağaçlarda kamufle olmasını sağlayan altı farklı yüzey bulunur. Kalın kürkü hayvanın pençelerini kaplar. Bu sayede kar ve soğuktan korunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Kızıl pandaların bilek kemiğinden uzanan ve tırmanmasına yardımcı olan “takma” bir pençesi vardır. Fibula ve kaval kemiğini 180 derece döndürmesini sağlayan bu kavisli pençe, ağaç kabuğunu daha iyi bir açıyla kavramasını sağlar ve döndürülebilir bu ayak pençeleri sayesinde bir ağaçtan baş aşağı inebilen az sayıdaki tür grubuna dâhil olur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Hem kızıl panda hem de büyük panda Çin’de yaşayıp bambu yiyor olsa da yakın akraba değildir. Büyük pandalar ayılarla; kızıl pandalar ise rakun ya da kokarcayla daha yakın akrabadır.

  • KUANTUM BİLGİSAYARLAR VE TEKNOLOJİNİN YENİ SINIRLARI

    Bilgisayar teknolojisi, son yüzyılda yaşamımızı kökten değiştiren devrim niteliğinde birçok gelişmeye sahne oldu. Klasik bilgisayarların işlem gücünün sınırlarına yaklaştığımız bu dönemde, bilim insanları ve mühendisler, tamamen yeni bir teknolojik yaklaşım olan kuantum bilgisayarlar ile geleceğin kapısını aralıyor. Kuantum bilgisayarlar, atom altı parçacıkların kuantum mekaniğine dayalı olağanüstü davranışlarını kullanarak, klasik bilgisayarların çözmekte zorlandığı karmaşık problemler için çığır açan çözümler vadediyor. Bir zamanlar bilim kurgu olarak görülen bu teknoloji, artık gerçeğe dönüşmeye başladı. Bugün dünya genelinde yalnızca 15 ülke bu gelişmiş teknolojiye sahip ve gururla söyleyebiliriz ki, bu ülkeler arasında ülkemiz de bulunuyor. Peki, kuantum bilgisayarların klasik bilgisayarlardan farkı nedir ve gerçekten ne kadar güçlüdür? Dahası, bu teknoloji dünyayı nasıl değiştirebilir? Gelin, kuantum bilgisayarların potansiyelini ve olası etkilerini birlikte keşfedelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Kuantum bilgisayarlar, klasik bilgisayarlardan temel bir farkla ayrılır: Bilgiyi işlemekte kuantum mekaniğinin kurallarını kullanırlar. Klasik bilgisayarlar bilgiyi “bit” adı verilen birimler hâlinde işler. Bu bitler yalnızca iki durumdan birinde bulunabilir: ya “0” ya da “1”. Yani, bir klasik bit aynı anda sadece tek bir değeri temsil edebilir. Kuantum bilgisayarlar ise “qubit” (kuantum bit) adı verilen birimleri kullanır. Qubitler, kuantum mekaniğinin eşsiz özelliği olan “süperpozisyon” sayesinde aynı anda hem “0” hem de “1” olma kapasitesine sahiptir. Bu durum, kuantum bilgisayarların birden fazla ihtimali aynı anda değerlendirebilmesine olanak tanır ve klasik bilgisayarlarla kıyaslandığında hesaplama gücünde çarpıcı bir artış sağlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kuantum bilgisayarların bir diğer devrimsel özelliği, qubitler arasında “dolanıklık” adı verilen bir bağın bulunmasıdır. Bu, bir qubitin durumu değiştiğinde diğerinin de otomatik olarak etkilenmesi anlamına gelir. Bu durum bilgiyi çok daha hızlı işlemelerine olanak tanır. Bir örnekle açıklamak gerekirse; klasik bir bilgisayar, bir labirentin çıkışını bulmak için tüm yolları sırayla dener; yani her adımı tek tek hesaplar. Oysa bir kuantum bilgisayar, süperpozisyon ve dolanıklık sayesinde, aynı anda tüm yolları değerlendirebilir. Bu da labirentin doğru çıkışını çok daha hızlı ve etkili bir şekilde bulmasını sağlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    1980’lerde Richard Feynman ve David Deutsch gibi bilim insanları, kuantum mekaniği ile bilgisayar biliminin nasıl bir araya getirilebileceğini teorik olarak araştırmaya başladılar.

    Richard Feynman, kuantum dünyasını (örneğin atomların, moleküllerin ve diğer küçük parçacıkların davranışlarını) anlamak ve simüle etmek için klasik bilgisayarların yetersiz olduğunu fark etti. Klasik bilgisayarlar, kuantum parçacıklarının doğasında bulunan karmaşıklığı ve belirsizliği tam anlamıyla taklit edemiyordu. Feynman, kuantum fiziğini gerçekten anlamak için, kuantum fiziğiyle çalışan bir bilgisayarın gerekli olduğunu öne sürdü.

    David Deutsch ise Feynman’ın bu vizyonunu bir adım ileri taşıyarak kuantum bilgisayarların çalışma prensiplerini matematiksel temellerle açıklamaya başladı. Deutsch, kuantum bilgisayarların klasik bilgisayarlardan çok daha güçlü olabileceğini ve özellikle belirli türdeki problemleri çözmede muazzam bir avantaj sağlayabileceğini gösterdi. Onun teorileri kuantum bilgisayarların yalnızca kuantum sistemlerini simüle etmekle kalmayıp, optimizasyon, şifreleme çözümü ve büyük veri işleme gibi karmaşık sorunlarda klasik bilgisayarlardan çok daha hızlı olabileceğini kanıtladı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    1994 yılında Peter Shor, “Shor algoritması” adı verilen bir kuantum algoritması geliştirdi. Bu algoritma, özellikle çok büyük sayıları çarpanlarına ayırma problemini çözmek için tasarlandı.

    Klasik bilgisayarlar için son derece zor ve zaman alıcı olan bu problem, modern şifreleme sistemlerinin temelini oluşturuyordu.

    Günümüzdeki şifreleme sistemi, kredi kartı bilgilerinin veya internet üzerindeki diğer hassas verilerin çok büyük sayılar kullanılarak şifrelenmesi sistemidir. Bu şifreler, yalnızca o büyük sayının iki asal çarpanını bilerek çözülebilir. Ancak klasik bilgisayarlar için bu asal çarpanları bulmak, çok büyük sayılar söz konusu olduğunda pratikte imkânsız kadar zordur. Çünkü işlem süreleri inanılmaz derecede uzundur.

    Peter Shor, geliştirdiği algoritma ile bir kuantum bilgisayarın bu tür problemleri klasik bilgisayarlara kıyasla inanılmaz bir hızda çözebileceğini gösterdi. Shor algoritması, kuantum bilgisayarların bu büyük sayıları çarpanlarına ayırma problemini çok kısa bir sürede çözmesini sağlayarak, kuantum bilgisayarların klasik bilgisayarların başa çıkamadığı matematiksel problemlerde ne kadar güçlü olduğunu kanıtladı.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    2000’li yıllarda, kuantum bilgisayarlar sadece teorik bir fikir olmaktan çıkarak, fiziksel olarak uygulanabilir bir teknoloji hâline gelmeye başladı. Araştırmacılar, laboratuvar ortamında ilk basit kuantum bilgisayar prototiplerini geliştirdiler. Bu prototipler, henüz küçük boyutlu ve sınırlı kapasiteli olsalar da kuantum hesaplamanın gerçek dünyada nasıl çalışabileceğini göstermeleri açısından büyük bir dönüm noktasıydı. İlk kuantum bilgisayar modelleri, çok az sayıda qubit içeriyordu ve dolayısıyla yalnızca basit problemleri çözebilecek kapasitedeydi. Ancak bu sınırlı yeteneklerine rağmen, kuantum bilgisayarların çalışabilirliğini ve potansiyelini ispatladılar. Bu cihazlar, klasik bilgisayarlarla henüz rekabet edemeyecek kadar temel düzeyde olsalar da kuantum mekaniğinin bilgi işlemde kullanılabileceğini kanıtladılar. Bu erken dönem prototipleri, günümüzdeki gelişmiş kuantum bilgisayarlarla kıyaslandığında oldukça ilkel görünse de kuantum teknolojisinin gelecekte sahip olabileceği muazzam potansiyeli göstermekteydi. O yıllarda atılan bu ilk adımlar, bugünkü ileri kuantum bilgisayarların temelini oluşturmuş ve teknolojinin hızla gelişmesinin önünü açmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Kuantum bilgisayarların klasik bilgisayarlardan üstün olduğu bazı özellikleri basitçe şöyle açıklanabilir:

    Çok büyük verilerle başa çıkabilir: Kuantum bilgisayarlar aynı anda birden fazla olasılığı değerlendirebilen qubitler kullandığı için, devasa veri yığınlarını analiz etmekte klasik bilgisayarlardan çok daha hızlı olabilir. Örneğin, klasik bilgisayarların saatler alacağı bir hesaplama işlemi, kuantum bilgisayarda saniyeler içinde tamamlanabilir.

    Zor problemleri hızlıca çözer: Karmaşık ve uzun süren matematiksel işlemleri hızlandırabilir. Bu, şifre kırma, kimyasal simülasyonlar veya hava durumu tahminleri gibi alanlarda büyük bir avantaj sağlar.

    Aynı anda birçok işi yapabilir: Kuantum bilgisayarların paralel işleme kapasitesi yüksektir. Birden fazla işlemi aynı anda yapabilirler, bu da zaman ve enerji tasarrufu anlamına gelir. Klasik bilgisayarlar bir işlemi bitirip diğerine geçerken, kuantum bilgisayarlar tüm seçenekleri eş zamanlı olarak değerlendirir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Ülkemiz, tüm dünyanın geleceğini şekillendirecek kuantum bilgisayar teknolojileri alanında önemli adımlar atarak bilimsel araştırmalara yön veren, yenilikçi uygulamaların geliştirilmesine öncülük eden ve bu alanda yetişmiş insan kaynağıyla küresel rekabette söz sahibi bir ülke olma hedefini ortaya koydu. TOBB ETÜ ve ASELSAN iş birliğiyle geliştirilen “QuanT” adlı 5 kubit kapasiteli kuantum bilgisayar, bu alandaki çalışmalarda dönüm noktası oldu. QuanT kriptografi, yapay zekâ, ilaç geliştirme ve enerji optimizasyonu gibi alanlarda çığır açacak çözümler sunmayı hedefliyor. Bu başarı, Türkiye’yi kuantum bilgisayar teknolojisine sahip sayılı ülkeler arasına soktu.

    QuanT’nin yanı sıra, ülkemizde “Süper İletken Çip Üretim Tesisi” kurulması planlanmaktadır. Bu tesis, daha yüksek kapasiteli kuantum bilgisayarların geliştirilmesine olanak tanıyacak, dışa bağımlılığı azaltacak ve yerli teknolojinin gelişimini destekleyecektir. Bu projeler, özellikle algoritma geliştirme ve veri işleme gibi alanlarda Türkiye’nin stratejik konumunu güçlendirmeyi hedeflerken, ileri teknolojiye dayalı ekonomik büyümeyi de desteklemektedir. Kuantum bilgisayar teknolojilerinin geliştirilmesi, yalnızca bilimsel yeniliklerle sınırlı kalmayıp savunma, finansal teknoloji, enerji gibi stratejik sektörlerde de büyük avantajlar sağlayacaktır. Ayrıca bu alandaki gelişmeler girişimciler, KOBİ’ler ve araştırmacılar için yeni fırsatlar sunmaktadır. Ülkemiz, kuantum teknolojilerinde elde ettiği bu ivmeyle, geleceğin teknolojilerine yön veren ülke olma ve bu alanda küresel rekabetin önemli bir parçası olma yolunda ilerlemektedir.