Yazar: admin

  • KIŞ SEBZESİ PIRASANIN EN LEZZETLİ SUNUMLARI

    Kalorisi oldukça düşük ama bir o kadar da besleyici olan, içerdiği fitokimyasallar sayesinde bağışıklık sistemini güçlendiren pırasa, soğan ve sarımsak gibi Allium cinsine ait bir bitkidir ve bu da onun çeşitli hastalıklara iyi gelen faydalı bileşenler barındırdığını göstermektedir. Pırasa hakkında daha fazla bilgi sayfanın devamında…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Bir metreyi bulabilen sap ve yapraklarıyla taze soğanın irisine bazen de sarımsağa benzetilen pırasa sebzesi zambakgiller ailesindendir. Eski Mısırlılar ile Romalılar tarafından çiğ olarak fazlaca yendiği biliniyor. O dönemler özellikle uyku veren, sakinleştiren özelliğinden dolayı tüketildiği de günümüze ulaşan bilgiler arasında.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Bugün ise pırasa denince hemen akıllara zeytinyağlı tarifi gelmekte. Neredeyse mutfağımızın geleneksel yemeklerinden olan zeytinyağlı pırasanın olmazsa olmaz malzemeleri arasında az miktarda havuç ve pirinç de bulunuyor. Soğuk yenen yemek tabağa alındığında, üstüne isteğe göre limon sıkılarak da tüketilebiliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Sıcak sıcak yudumlanacak bir pırasa çorbasını blender’dan geçirerek pürüzsüz hâle getirebilir ya da taneleri ağzınızda hissedeceğiniz bir tarifi uygulayabilirsiniz. Çorbanın içine katacağınız mevsim sebzeleri ve baharatlar ile de şifa dolu bir kış çorbası elde edebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Çay yanında sunabileceğiniz en lezzetli ve özgün tatlardan biri pırasa böreği olabilir. İnce ince doğradığınız pırasaları rendelediğiniz havuçlarla yağda kavurup börek harcı hazırlayabilir, bu harçla ister yufkaların kat kat döşendiği bir börek isterseniz yufkaların sarılıp tepside dolandığı bir kol böreği yapabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Pırasanın içerdiği vitaminlerden daha fazla faydalanmak için çiğ tüketmenin tarifleri de bulunuyor. Turpla birlikte yer vereceğiniz bol limonlu bir salata da yapılabilir, ince doğranmış pırasaları sarımsaklı yoğurtla harmanlayarak harika bir meze de…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Sayfanın başında görüntü olarak taze soğan veya sarımsağa benzetiliyor dediğimize bakmayın, pırasa aslında tatlı bir tada sahip. Bu özelliği nedeniyle de tart hamurlarının en uyumlu malzemelerinden biridir. Pırasalı tart çay yanında atıştırmalık olarak da ana öğünlerde de tüketilebilir.

  • BU EMOJİLER HANGİ KİTAPLARI ANLATIYOR?

    BU EMOJİLER HANGİ KİTAPLARI ANLATIYOR?

    Emojilerle bilmece/bulmaca serimizin ikincisine hoş geldiniz… Bu kez de kitapların dilimizdeki isimlerini emojilerle canlandırdık hatta üstüne de birer tüyo verdik bakalım siz cevapları bulabilecek misiniz? Kopya almak isterseniz -tabii en kötü ihtimalle diyoruz- eserlerin isimleri sayfanın en altında. 🙂

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Rus şair ve yazar Ivan Turgenyev’in en bilinen eseri…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Reşat Nuri Güntekin’in televizyona da uyarlanan ünlü romanı…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Stendhal mahlaslı Fransız yazar Marie-Henri Beyle’in psikolojik romanı…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Recaizade Mahmut Ekrem denince akla ilk gelen kitap…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Pulitzer Ödüllü bu romanın yazarı Amerikalı romancı Ernest Hemingway…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Usta hikâyeci Ömer Seyfettin’in kaleme aldığı onlarca öyküden biri…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Brezilyalı yazar Jose Mauro De Vasconcelos’a ait çocuk romanı…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Norveçli yazar Jostein Gaarder’ın 600 sayfalık çok satan kitabı…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”9#” title_font_size=”13″]

    Rus oyun yazarı Anton Çehov’un tiyatroda da sahnelenen eseri…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”10#” title_font_size=”13″]

    Robert Louis Stevenson’ın yazdığı her yaşa hitap eden ünlü macera romanı…

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”Cevaplar:” title_font_size=”13″]
    1. Babalar ve Oğullar
    2. Yaprak Dökümü
    3. Kırmızı ve Siyah
    4. Araba Sevdası
    5. Yaşlı Adam ve Deniz
    6. Yüksek Ökçeler
    7. Şeker Portakalı
    8. Sofie’nin Dünyası
    9. Üç Kız Kardeş
    10. Define Adası
  • ÜLKEMİZİN MANZARALARINI KUŞ BAKIŞI GÖREBİLECEĞİNİZ SEYİR TERASLARI

    Çoğu derin kanyonlara, geniş vadilere kurulmuş seyir teraslarının bazıları da bir gölü ya da şehri seyredebilecek biçimde yapılmış. Bulunduğu bölgenin zirvesine inşa edilmiş olmaksa hepsinin ortak özelliği. Yükseklik korkusu olanlar ne düşünür bilinmez ama bu teraslar dağa, tepeye tırmanmaya gerek kalmadan manzaraları kuş bakışı seyretme imkânı sunan harika yapılar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Valla Kanyonu, Karadeniz’in yemyeşil şehri Kastamonu’da Küre Dağları Millî Parkı içinde yer alıyor. Devrekâni Çayı’nın oluşturduğu ortalama 800 metre derinliğindeki kanyon, dünyanın en derin kanyonları arasında gösteriliyor. Zirveye kurulan üç katlı seyir terası ise bu derinliğin barındırdığı muhteşem manzarayı gözler önüne seriyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Malatya’nın Akçadağ ilçesindeki Levent Vadisi, mağaraları, uçurumları, milyonlarca yıl öncesine ait kaya oluşumlarıyla etkileyici bir bölge. Normal şartlarda her yıl düzenlenen Uluslararası Doğa Sporları Festivali de bu vadide gerçekleşiyor. Yine her yıl on binlerce kişi, 104 metre yükseğe inşa edilen ve 8,5 metresi boşluğa uzanan Levent Vadisi Seyir Terası’na ayak basıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Artvin-Merkez ilçesindeki Hatila Vadisi, şehirde ulaşımın kolay sağlandığı doğal alanlardan biri. Vadideki yükseklikler 170 metreden başlayıp 3224 metreye kadar çıkabiliyor. 220 metre ile ülkemizin en yüksek cam seyir terası da Hatila Vadisi içinde yer alıyor. 2015 yılında yapılan teras, vadinin tüm güzelliklerini kuş bakışı seyretmeye olanak sağlıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Karabük’te doğanın tadının doyasıya çıkarılabileceği yerlerden biri Safranbolu ilçesindeki Tokatlı Kanyonu’dur. İçinde 9 kilometrelik yürüyüş parkuru da bulunan bu kanyonun manzarası ise en iyi 80 metre yüksekliğindeki seyir terasından görülebiliyor. Zemini cam olan teras 11 metre genişliğinde ve 75 ton yük taşıma kapasitesine sahip.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Gümüşhane’nin Torul ilçesinde yer alan seyir terası, ilk yapımı Orta Çağ’a kadar uzanan Torul Kalesi’nin yakınındaki zirveye inşa edilmiş. Bu teras konumu nedeniyle diğer örneklerinden farklı olarak hem kale hem de yerleşim yerleri manzarasını içine alıyor ve ziyaretçilerine bambaşka bir deneyim vaat ediyor. Aynı anda 50 kişinin kullanabileceği teras her yıl on binlerce turisti ağırlıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Ulubey Kanyonu Seyir Terası Uşak ili Ulubey ilçesinde yer alıyor. Zemini cam olan teras 2015 yılında inşa edilerek ziyaretçilere açılmış. Yetkililer, kanyondan geçen Dokuzsele Deresi’nin temizlenme çalışmaları tamamlandıktan sonra bölgenin daha fazla rağbet göreceğini ve değerinin artacağını ifade ediyorlar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Tortum Çayı üstünde oluşan heyelan set gölü Tortum, Erzurum’un en güzel doğal manzaralarından birine sahiptir. Gölün üstüne inşa edilen cam zeminli teras da bu manzaranın güven içinde seyredilebileceği yerlerin başında geliyor. 12,3 metre uzunluğu ile oldukça geniş bir alanı olan terasın arka tarafında bir de kafesi bulunuyor.

  • Mimarisi Ülkesinin Coğrafyası ve İklimine Göre Şekillenmiş 8 Ev

    Mimarisi Ülkesinin Coğrafyası ve İklimine Göre Şekillenmiş 8 Ev

    Tarih boyunca insanlar gerek kullandıkları malzemeler gerekse mimari açıdan, yaşadıkları coğrafyanın iklimsel ya da fiziki şartlarına uyum sağlayacak barınaklar üretmiş. Ormanlık alanların fazla olduğu yerlerde ahşap evler inşa edilirken, sıcaklığın fazla yağışın az olduğu bölgelerde yazların serin geçmesini sağlayacak toprak evler inşa edilmiş. Yıllar ilerledikçe bölgeler için gelenekselleşen bu yapılar şimdi birbirinden güzel fotoğraflar veriyor. Farklı ülkelerin özgün evlerini 8 maddelik listemizde görebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Tepesindeki kümbetlerle dikkat çeken Harran evleri, bindirme tekniği ile tuğla ve kerpiçten yapılmıştır ve bu hâliyle odaları, yazları serin, kışları sıcak olur. Urfa’daki bu 250 yıllık evlerin görüntüsü, ağaçlık alanı bulunmayan Harran coğrafyasıyla uyum içindedir. Günümüzde koruma altında olan evlerden birinin Harran Kültür Evi olarak hizmet verdiğini de belirtelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    İzlanda’daki torf evler, tam 9. yüzyıldan beri uygulanagelen bir mimari anlayışı yansıtıyor. Yüzde 100 organik bir toprak türü olan torfun su tutma ve havalanma kapasitesi oldukça yüksek. Taş evler üstüne giydirilen ahşap iskeletler, işte bu toprakla ve çimle kaplanıyor. İzlandalılara soğuk günleri hissettirmeyen bu örtü haşere de taşımıyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Topraklarının büyük bir bölümü deniz seviyesinin altında bir ülke olarak Hollanda, drenaj kanalları yoluyla suyu denize boşaltıyor. Ülkede, Venedik’tekinden daha fazla kanal bulunuyor. Kara alanı sınırlı olan bölgede her karış olabildiğince değerlendirilmeye çalışılmış ve ortaya yan yana sıralanmış, dar, rengârenk bu kanal evleri çıkmış. Suya bakan tarafta balkonu da olabilen evler şehrin simgesi durumunda.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Ahşap malzemeden inşa edilen, tek katlı ve verandalı bungalov evler Tayland’ın geleneksel evlerine karşılık geliyor. Daha çok orman içinde ya da deniz kıyısında görülen evlerin inşasında saman da kullanılabiliyor. Termal özelliği olan bungalovlar iç mekânı kışın sıcak tutarken yazın serinletiyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Mazı dağının yamacına karşıdan bakınca üst üste bindirilmiş gibi duran taş evler, yakınına varınca mimari yapısıyla olduğu kadar inşasında kullanılan sarı kalker taşıyla, bezemeleri ve kabartmalarıyla da hayranlık uyandırır. Mardin’deki bu geleneksel yapıların neredeyse tamamında bulunan eyvan gibi açık alanlar güneş yükseldiğinde gölgede kalacak şekilde konumlandırılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Japonların geleneksel evlerini ifade eden minkalar, çatılarıyla ne kadar gösterişli görünseler de aslında oldukça sade bir mimariye sahipler. Japonya’da yetişen ağaç türlerinden yapılan bir minkada, iç mekân da ağaç direklerle desteklenir. Çatıların belirgin derecede eğimli olmasının nedeni ise kar yükünü hafifletmektir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    İzba, Rusya’ya özgü ve genellikle ülkenin çiftliklerinde görebileceğiniz geleneksel evlere deniyor. Odunların halatlarla birbirine bağlanmasıyla inşa edilen evlerin çatı yapısı Japon minkalarına benziyor. Mantıkları aynı; zorlu geçen kış günlerinde karın çatıda birikmesini engellemek.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Farklı ülkelere özgü bütün bu evler içinde en ilginç bulacağınız Kuzey Kutbu’nun geleneksel yapısı igloo olsa gerek! Sıkıştırılmış kardan yapılan igloolar, bazı Eskimoların geçici süre barınmak için kullandığı evlere deniyor. Öğrendiğimize göre kar bıçağı olan deneyimli bir Eskimo bir saat içinde bir igloo yapabilirmiş.

  • Her Yeni Güne İstanbul Boğazı’na Bakarak Başlayan Semtler

    Her Yeni Güne İstanbul Boğazı’na Bakarak Başlayan Semtler

    Bütün dünyanın görmek için can attığı yerlerin arasında İstanbul Boğazı’nın da bulunduğunu söylersek kimse şaşırmayacaktır. Bildiğiniz gibi Boğaz’ın iki yakasına dağılan yerleşim yerlerine Boğaziçi deniyor ve işte listemiz bu semtleri içeriyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]
    ortaköy, bebek, etiler

    Osmanlı Donanması’nın gemilerini limana bağlayabilmek için Barbaros Hayreddin Paşa’nın diktirdiği “beş taş”tan geliyor Beşiktaş’ın adı. Dikilitaş’tan Etiler’e, Ulus’tan Yıldız’a İstanbul’un gözde semtlerini barındıran ilçede Ortaköy ya da Bebek kıyılarından Boğaz’ı seyretmenin keyfi dünyanın çok az yerinde bulunur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]
    sarıyer, istanbul

    Sarıyer ilçesine bağlı Rumeli Hisarı semti adını 1452’de Fatih Sultan Mehmet tarafından Boğaz’dan geçiş yapan gemilerin kontrolü için inşa ettirdiği Rumeli Hisarı’ndan alıyor. Aşiyan Tepesi’nden Boğaz’ı gören ve Ahmet Hamdi Tanpınar’dan Orhan Veli’ye ünlü pek çok ismin ebedi uykuya yattığı Aşiyan Mezarlığı da Rumeli Hisarı’nda bulunuyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]
    istanbul, sarıyer

    Attilâ İlhan “emirgan’da acılaşmak koyu bir semaverden” der Emirgan’da Çay Saati ismini verdiği şiirinde. Çınaraltı Kahvesi’nde ya da Emirgan Korusu’nda bir bardak çayın demiyle de bir fincan kahvenin telvesiyle de Boğaz’ın içimize kadar sokulan sularını seyre dalabilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]
    istanbul boğazı

    İstanbul Boğazı’nın Karadeniz’e açıldığı Avrupa kıyıları Sarıyer ilçesini çevreler. Boğaz’ın Karadeniz’le birleştikten sonra hırçınlaşmaya başlayacak sularını son kez selamlayan semtler bu ilçededir. Yine Garipçe Köyü gibi insana bir metropolde yaşadığını unutturacak doğal güzelliğe ve dinginliğe sahip yerleşimler de Sarıyer’in kıyısındaki özel yerlerdendir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]
    istanbul

    Antik çağlardan Bizans Dönemi’ne Osmanlı’dan Cumhuriyet’e hep değerli olmuş bir yerleşim Üsküdar. Anadolu Yakası’nın bu en köklü ilçesinde Boğaz’ın güzelliğini sahilde yapacağınız yürüyüşlerle deniz seviyesinde, Çamlıca Tepesi’nden ise kuş bakışı görebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]
    istanbul

    Paşalimanı ve Beylerbeyi arasında kalan Kuzguncuk semti kaybolmayan komşuluklar ve hâlâ yerinde duran esnafıyla ünlüdür. Tabii insanlara güven duyduğu için evi olan sokaklarda rahatça yaşayan kedileri saymadan geçemeyiz. Kuzguncuk, özlenen mahalle atmosferini en iyi biçimde koruyan Boğaz semtlerindendir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]
    istanbul

    Üsküdar’ın Boğaz kıyısında yer alan semtlerinden Çengelköy de tıpkı Kuzguncuk gibi hatıralar biriktirilen yerleşimlerden biridir. Geçmişten bu yana asırlık çınar ağaçlarının gölgesinde Boğaz’a bakarak yazılan yazılar, şiirler literatürümüzde çoktan yerlerini almışlardır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]
    anadolu hisarı, anadolu feneri

    Akdeniz ve Karadeniz iklimini bir arada yaşayabileceğiniz bir yer olan Beykoz da balık restoranlarıyla ünlü. Hıdiv Kasrı’ndan Küçüksu Kasrı’na, Anadolu Hisarı’ndan Anadolu Feneri’ne İstanbul’un incisi Boğaz’ı farklı noktalardan görebileceğiniz semtler de bu güzel ve sakin ilçede bulunuyor.

  • BU MEYVELER NASIL SOYULUR? YA BU SEBZELER NASIL AYIKLANIR?

    Özellikle de kimi egzotik meyvelerin nasıl soyulup kesileceği konusu aşılması gereken bir sorun olarak karşımızda öylece durur. Mutfağımızda yer vermediğimiz veya sadece restoranlarda yemeyi tercih ettiğimiz kimi sebzeler de çiğ hâlleriyle bilmeyeni âdeta ürkütür. Elinize aldığınızda ne yapacağınızı, işe nereden başlayacağınızı bilemezsiniz… İşte bu gibi durumlara sebebiyet verebilecek meyve ve sebzeleri masaya yatırdık, nasıl soyulup ayıklanacaklarını bir bir anlattık.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Önce ananasın üst ve alt köklerinden yuvarlak ince birer parça kesin. Sonra kesim tahtasında dik konuma getirin ve bıçak yardımıyla kabukları yukarıdan aşağı doğru kesin. Kabuklarını soyduğunuz ananası yatay olarak tahtaya yatırın ve parmak kalınlığında doğrayarak yuvarlak dilimler elde edin. Dilimlerin tam ortasındaki kendini belli eden yuvarlak bölüm sert ve tatsızdır. Yemenin bir sakıncası yoktur fakat dilerseniz bıçak yardımıyla çıkarıp dilimlerinizi ananas halkalarına dönüştürebilirsiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Avokadoyu bıçak yardımıyla enlemesine ortadan keserek ikiye ayırın. Ortasındaki büyük çekirdek iki yarım meyvenin birinde kalacaktır, çekirdeği yerinden çıkarın. Ortadan kesme işlemini uzunlamasına da yapabilirsiniz fakat o şekilde çekirdeği çıkarmak biraz daha zorlayıcı olabilir. Kabuğunun içinde yumuşak bir dokuya sahip olan avokadoyu kaşık yardımıyla çıkarın ve dilimleyin.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Hindistan cevizinin tepe kısmında üç göz göreceksiniz. Genellikle içlerinden biri kolayca delinebilecek yapıdadır. Sivri bir bıçağın hatta bir tornavidanın ucuyla o zayıf noktayı bulun ve delik açın. Meyvenin suyunu daha sonra içmek üzere bir bardağa boşaltın. Suyunu boşalttıktan sonra tahtaya yatay olarak yatırdığınız Hindistan cevizine bir iki kez çekiç yardımıyla vurarak çatlamasını sağlayın, sonra elinizle ortadan ikiye kırın. Elinizdeki iki yarım meyveyi birkaç küçük parçaya ayırın. Kahverengi kabukları soyarak meyvenin beyaz yumuşak kısmına ulaşın.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Mangoyu bıçak yardımıyla ortadan ikiye ayırmalısınız fakat meyvenin ortasında büyükçe bir çekirdek bulunur. Bu yüzden bıçağı çekirdeğe değdire değdire meyvenin etrafında çevirin. Bir turu tamamladığınızda elinizle meyveyi ortadan ikiye ayırın, çekirdek yarımların birinde kalacaktır, yerinden kaşık yardımıyla çıkarın. Elinizdeki yarım meyvenin kabuğunu bir tabak gibi düşünün, tabağın içindeki meyveyi kare dilimlere nasıl ayırırsınız? Bıçağın ucuyla önce uzunlamasına sonra enlemesine keserek minik dilimler oluşturun. Fakat kesinlikle bıçakla kabuğu kesmeyin. Böylece mangonun kabuk kısmından parmağınızla içeri bastırdığınızda dilimler açığa çıkacak ve çatalla tek tek yemeniz kolaylaşacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Kerevizin maydanoza benzeyen sap kısımlarını da pırasa gibi doğrayarak tüketebilirsiniz fakat kimilerini düşündüren patatese benzeyen biçimsiz gövdesinin nasıl soyulup kesileceğidir. Bunun için önce sap kısmını keserek gövdeden ayırmalısınız. Kerevizin yuvarlak gövdesini tahtaya yatırarak parmak genişliğinde dairesel dilimlere ayırın. Daha sonra tek tek dilimlerin etrafındaki kabukları soyun ve elinizdeki kereviz parçalarını küp küp doğrayarak yemek için hazır hâle getirin.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Kuşkonmazları ortadan ikiye kırmak istediğinizde kendi yerini bilerek olması gereken yerden kırılacaktır. Bu şekilde sap kısımlarını ayırmış olursunuz ve dileğiniz gibi kullanabilirsiniz. Eğer sap kısımlarını tamamen atmak istemiyorsanız alt kısımlarında bulunan koni şeklindeki çıkıntıları temizlemeniz gerekir. Bunun için bir bıçak ya da sebze soyacağı kullanabilirsiniz. Kuşkonmazın pişerken her yerinin eşit yumuşaması için aynı kalınlıkta olması gerekir, bu oranı sebze soyacağı ile sağlamak daha kolay olacaktır. Sonrasında sebzenin alt tarafındaki beyaz kısmını küçük bir miktar keserek atın.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Enginar, yaprakları da yenilebilen bir sebzedir ama siz çanak bölümüne ulaşmak istiyorsanız, önce tepesindeki kök kısmını bir miktar kesmeli, sonra da yaprakları çıkış yönüne doğru kopararak iyice azaltmalısınız. Enginarın kalbine yaklaştığınızı hissettiğinizde keskin bir bıçak yardımıyla sadece kök kısmının etrafını elma soyar gibi soyun. Beyaz kısmını tamamen ortaya çıkarın. Enginarı tahtaya yatırarak uç kısmında kalan yaprakları kendini belli eden yerden bıçak yardımıyla kesip uzaklaştırın. Elinizdeki enginarın gül gibi açılması için parmaklarınızla biraz gevşetin, fakat orta yerine parmağınızı sokmayın çünkü orada dikenli tüyleri bulunur. O tüyleri bir tatlı kaşığı yardımıyla tamamen temizleyin. Artık zeytinyağlı yemeğiniz için çanak enginarınız hazır durumda.

  • İNSANIN EN SADIK DOSTLARINDAN BİRİ DAHA…

    Tek boynuzlu, kanatlı ya da ikiz atlar Doğu ve Batı mitolojisinin en etkin figürlerindendir. Mitolojilerde olduğu gibi masallarda da iyi insanlar hep at üstüne çıkar gelir… Günümüzde bile yalnızlıktan kurtulmak için beyaz atlı prens beklemek şaşılacak şey değildir. Sonra unutmayın, at ölür meydan kalır yiğit ölür şan kalır… Gelin, atasözlerine ve deyimlere kadar giren bu canlıları kısaca ama gerçekten tanıyalım.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Atın erkeğine aygır, dişisine kısrak, yavrusuna tay denirken yeni doğmuş at kulun diye isimlendirilir. Yük çeken atlar beygir adını alır, boş gezenlere ise hergele denir. Bir atın gebelik süresi yaklaşık 11 aydır ve genellikle tek yavru dünyaya getirir. Bir saat içinde ayağa kalkarak annesinin peşinden giden at 5-6 ay kadar süt emer. Atların ortalama yaşam süresi 20 ile 30 sene arasındadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Vücudunu örten ince ve kısa kıllarla birlikte yele, kâkül, kuyruk kısımlarında uzun tüyler bulunur. Gövde, kuyruk, ayak uçları birbirinden farklı renklerde olabilir. Atların rengine don ismi verilir. Tay büyümesini tamamlayana kadar don rengi değişebilir ancak büyüme tamamlandığında netleşir. Yağız, beyaz, doru, kula, kır, boz, ahreç gibi don isimleri bulunmaktadır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Erkeğinde 40, dişisinde 36 diş bulunur. Dişlerinin rengine, çiğneme dişlerinin yüzeyine ve açılarına bakarak yaşları anlaşılabilir. Dişlerini gösterdikleri ve at gülmesi olarak tanımladığımız hareket ise, aslında onların özel bir koku aldıklarında kokuyu anlamak için yaptıkları harekettir. Üst dudaklarını kıvırarak kokunun özel koku bezlerine iletilmesini sağlarlar ve bu sırada da dişleri ortaya çıkar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Yatarak uyumaları daha sağlıklı olmasına rağmen güvende hissetmek için çoğunlukla ayakta uyurlar. Gerçekten güvende hissettiklerinde yatarak uyuyabilirler. Atların ayakta uyuyabilmeleri bacaklarındaki pasif denge mekanizması ve arka bacaklarındaki gerektiğinde eklemleri kilitleyebilen kas grubu sayesinde gerçekleşir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Atlar tek tırnaklı hayvanlardır ve buna toynak denir. Toynakları üstünde yürüyen bu canlıların farklı yürüyüş stilleri bulunur, insanlar da bu stillere tırıs, rahvan, eşkin, dörtnal gibi özel isimler vermişlerdir. Stillerin ismi her seferinde kaç nal sesi duyulduğu, dört ayağının yere temas durumu gibi kriterlere göre belirlenir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    En bilinen at türleri arasında Arap, İngiliz atları, bir Türkmen atı olan ahal teke, yabani bir tür olarak Amerika bozkırlarındaki mustang sayılabilir. Başka bir tür de küçük bir at ırkı olan ve sevimlilikleriyle ünlü midillidir. Aslında midilliler vahşi atlardan türemişler, özellikle Kuzey Avrupa’da evcilleştirilmişlerdir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    İnsanın, en çok yaklaşabildiği hayvanların başında at gelir. Köpeklerin sadakat duygusu gibi, atlar da sahibine duydukları itaat ile karakterize edilirler. Ne zaman koşacağını ve duracağını, hangi hızla koşacağını sahibinin yönlendirmesine göre belirler. İtaat ederken farkında olmaksızın bütün gücünü ve dirayetini kullanabilir.

  • YİYECEKLERİMİZDE BESİN KAYBINI AZA İNDİRECEK 8 ÖNLEM

    YİYECEKLERİMİZDE BESİN KAYBINI AZA İNDİRECEK 8 ÖNLEM

    Sebze ve meyveler topraktan ayrıldığı an besin değerini kaybetmeye başlar. Soframıza gelene kadar devam eden sürece biz de farkında olmadığımız bazı alışkanlıklarla katkı sağlarız. Fakat hem bu alışkanlıkların farkına vararak yeni yöntemler geliştirmek, hem de yiyeceklerin besin değerlerinden olabilecek en üst seviyede faydalanmak bazı yönleriyle bizim elimizde. Nasıl mı?

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Birçoğumuzun alışkanlığı sebzeleri soyduktan, ayıkladıktan hatta parçalara böldükten sonra yıkama şeklindedir. Oysa doğranmış sebzeler suyla buluştuğunda vitamin kaybına uğruyorlar. Uzmanlar tarafından önerilen sıralama yıkamak, gerekiyorsa soymak ve doğramaktır. Söz konusu olan köklü sebzeler ise doğru olan önce köklerini kesmek, sonra yıkamak ve doğramak şeklindedir. Bu uygulamaların meyvelerin birçoğu için geçerli olduğunu da ekleyelim.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Oksijen, ısı ve ışıkla buluşan yüzey ne kadar fazla olursa vitamin kaybı da o oranda fazlalaşmakta. Yani siz kestikçe, kesilen yüzeyler havayla temas ederek değer kaybetmekte. Sebzeleri büyük parçalara bölmek bu buluşma oranını kısıtlı tutacağı için oldukça etkili bir yöntem. Bıçak gibi kesici aletlerle ince ince kesilen sebzelerin yapısının bozulduğu da uzmanlar tarafından ifade ediliyor, bu nedenle sözünü ettiğimiz büyük parçalara bölme işlemini mümkün olduğunca el ile yapmak faydalı olacaktır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Elma ve patates kabuğunun yüksek oranda lif içermesi gibi, pek çok besin de vitamin ve minerallerin büyük kısmını kabuğunda bulunduruyor. Bu nedenle yenebilen türdeki sebze ve meyveleri soymamak ama illaki gerekiyorsa olabildiğince ince soymak vücudumuza giren vitamin ve mineral oranını artıracaktır. Bunun için en iyi yöntem, soyma işlemi için bıçak yerine soyma aparatı kullanmaktır. Böylece mutfak işlerinde yetkin olmayanlar bile kabukları incecik soyabilir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Her yemeğin daha doğrusu her sebzenin kıvamına gelmesi için bir pişirme süresi var. Örneğin ıspanak, kabak gibi sebzeler için 10 dakika yeterli iken fasulye için 20 dakika gerekebiliyor. Fakat gereğinden fazla ısıya maruz bırakmak B ve C vitamini gibi değerleri kolaylıkla kayba uğratıyor. Yemeğinizin pişme süresini kısa tutmalısınız diyerek size bir de öneride bulunalım: Kapağı açık pişen yemek, buharı dışarı salacağı için her zaman daha fazla ısıya ihtiyaç duyar, yemeğiniz pişerken kapağını kapalı tutun ki buhar içeride kalarak sürenin kısalmasına yardımcı olsun.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Sebzeler haşlanırken suyuna salınan vitamin ve mineralleri kaybetmek istemiyor ama “bu suyu haşladığım sebze ile servis etmem de mümkün değil” diyorsanız o zaman bu vitaminli suyu salata ya da çorbalarınızda sos olarak kullanabilirsiniz. Ve bu durumu göz önünde bulundurarak daha en başında yemeğinizin suyunu bol tutmayıp haşlayacağınız sebzenin üstünü örtecek miktarda ayarlarsanız, besinin tüm vitaminini suya bırakmasını engellersiniz. Hatta ıspanak, semizotu gibi sebzelere ekstra su eklemeyerek kendi suyunu salmasına ve o suda pişmesine izin vermelisiniz.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Besinleri gereğinden fazla pişirmenin vitamin kaybına neden olacağını söylemiştik. Bununla birlikte pişirme süreci ıspanak gibi sebzelerde bağlı bulunan kalsiyumun salınmasını sağlar, vücudumuz bu yemeklerden daha fazla mineral absorbe eder. Böylece demir ve magnezyum alımımız artar. Tabii söylediğimiz bütün sebzeler için geçerli değildir, örneğin kansere karşı güçlendirici olduğu bilinen brokoli, beyaz lahana, karnabahar gibi turpgillerin, etkisini gösterebilmesi için mümkünse çiğ yenmesi, fakat şişkinlik yapacağı endişesi taşınıyorsa hiç olmazsa buharda pişirilmesi tavsiye ediliyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”7#” title_font_size=”13″]

    Bazı besinlerde fazlasıyla bulunan demir minerali o besini yemiş olsak bile sindiremediğimiz için bir işe yaramaz. Oysa ıspanak ya da karalahana, balık veya kırmızı et gibi bol miktarda demir barındıran yiyecekleri limon gibi C vitamini içeren besinlerle bir araya getirdiğinizde birbirleri ile reaksiyona girmelerini ve vücudunuzun demir mineralinden daha fazla faydalanmasını sağlarsınız. Ayrıca yeşilbiber, maydanoz gibi yeşillikler de C vitamini kaynağı olduğu için saydığımız ve sayamadığımız demir zengini yiyeceklere hem fazlasıyla lezzet hem de değer katar.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”8#” title_font_size=”13″]

    Yazının en başında, sebze ve meyvelerin topraktan sökülüp dalından koparıldıkları an besin değerlerini kaybetmeye başladığını söylemiştik. Dolayısıyla çiğ olarak ya da pişirerek yemek istediğiniz besinler mutfağınıza girdiğinde onları belli koşullarda muhafaza etmeli ve mümkün olduğunca çabuk tüketmelisiniz. Soyduğunuz, doğradığınız sebze ve meyveleri bir an önce yemeli, pişirdiğiniz ya da daha sonra pişireceğiniz sebzeleri buzdolabında 4.5 °C’nin üstüne çıkmayan bir ısıda saklamayı ihmal etmemelisiniz.

  • MANZARASINDAN MİMARİSİNE KASIMİYE MEDRESESİ

    Kendine has rengiyle güneş gibi parlayan taş evleri, labirenti andıran daracık sokakları, farklı inanç ve kültürleri yan yana yaşatan yapıları, kültürel değerleri ve tarihiyle ülkemizde en dikkat çeken şehirlerden biridir Mardin. Kasımiye Medresesi ise bu özel şehrin en özel yapılarından biridir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Kasımiye Medresesi’nin inşası Artuklu hükümdarı Sultan İsa Dönemi’nde başlatılmış, Timur Dönemi’ne kadar devam etmiş fakat Moğol saldırıları nedeniyle durmuştur. Tamamlanması Akkoyunlu Sultanı Cihangir oğlu Kasım Dönemi’ne yani 15. yüzyıl sonlarına denk gelir. Yapıya dair en bilinen efsane, Cihangir oğlu Kasım’ın bu medresede amcası tarafından öldürülmesi, kız kardeşinin Kasım’ın kanını medresenin duvarlarına ağıtlar eşliğinde sürmesidir. Rivayet o ki güneş vurduğunda yapının duvarlarında beliren kızıl lekeler bu acı olayın günümüze ulaşan izleridir. Kasımiye Medresesi’nin 16. yüzyılda en hareketli dönemini yaşadığı, bölgede en fazla maddi kaynağa sahip medrese olduğu ve I. Dünya Savaşı sırasında kapandığı biliniyor.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kasımiye Medresesi, Artuklu Dönemi’nin mimari üslubuyla inşa edilmiştir. Mekânın içine ince işçilikli bir taç kapıdan girilir ve hemen ardından kemerli bir koridordan geçilir. Koridorun sol tarafında bir türbe bulunur, sağ taraftan ise ana yapıya geçiş yapılır. Kasımiye Medresesi iki katlıdır ve bu katlar çatısı açık olan büyük bir avluyu çevreler. Yapı on biri alt katta, on ikisi üst katta olmak üzere 23 medrese odasından oluşur. Odaların kapı yüksekliği bir metreden biraz fazladır. Bu tür yapılarda sıkça rastlanan uygulama öğrencinin hocasının yanına girerken başını eğmesi için planlanmıştır. Medresenin duvarlarında düzgün kesme taş kullanılmıştır. Kubbeleri yivleme tekniği ile yapılan dilimlerden oluşur ve bu teknik Mardin’in o döneme ait yapılarında uygulanan bir gelenektir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Avlunun orta yerindeki havuz ve eyvandaki çeşme üzerinden bir betimleme yapılmaktadır. Mimari sistemde çeşmeden akan su, kanallarla bağlı üç havuzu dolaşmaktadır. Yapılan betimlemeye göre ise suyun aktığı yer doğumu, döküldüğü ilk ve küçük havuz gençliği, ikinci ve büyük olan havuz olgunluğu, dar olan havuz ise ölümü temsil etmektedir. Nihayetinde su kanallarla toprağa dökülmektedir. Bu havuz sistemi ve taşıdığı felsefi anlam Kasımiye Medresesi’nin yanı sıra yine Mardin’deki Zinciriye Medresesi ve Ulu Camii’nin avlularında da kendine yer bulmuştur.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Kasımiye Medresesi’nin mimari gücü, içine yüzlerce yıl efsaneler, masallar, acı ve tatlı olaylar sığdırmış Mezopotamya Ovası’nın manzarasıyla bütünleşince gördüğü ilgi de katbekat artmaktadır. Giriş kapısının bulunduğu güney cephesi engin bir denizi andıran Mezopotamya Ovası’na tepeden bakar. Medresenin şehir içindeki konumu da ulaşım açısından son derece rahat bir yerdedir. Medrese odalarının duvarlarında, hangi bilim hakkında ders verildiğine dair simgeler bulunan yapının günümüzde El Cezeri İslam Bilim Tarihi Müzesi olarak hizmet vermesi planlanmaktadır.

  • GÖÇEBE RÜZGÂRLARINDAN ANADOLU YAYLALARINA UZANAN SES

    Doğanın sesiyle insanın iç sesi arasında bir köprü kuran kaval sadece bir müzik aleti değil, aynı zamanda bir anlatı aracıdır. Üretiminin kolaylığı ve taşınabilirliği sayesinde hem göçebe hem de yerleşik hayatta kendine yer açan; birçok türkü ve halk hikâyesine konu olan; eğlence, göç ya da ağıt gibi özel anlarda üflenen kavalın sesi sizleri de duygulandırır mı? Kimi zaman bir çobanın yalnızlığını kimi zaman bir halkın sevinç ve hüzünlerini dile getiren, binlerce yıllık kültürel birikimin içinden süzülüp gelen kavalın öne çıkan özelliklerini sizler için derledik.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”1#” title_font_size=”13″]

    Kavalın kökeni Antik Çağ’a kadar uzanır. Arkeolojik kazılarla ilk örneklerinin içi boş kamıştan (kargı) yapıldığı düşünülmektedir. Bulunan çalgılar genellikle flüt olarak adlandırılsa da yapıları incelendiğinde kavala daha çok benzedikleri görülür. Slovenya ve Çin’de keşfedilen kemikten yapılmış nefesli çalgılar ile Mısır piramitlerindeki duvar resimleri ve kabartmalar, bu çalgının tek bir merkezden çıkmadığını, birçok kültürde birbirinden bağımsız olarak ortaya çıktığını göstermektedir. Bazı araştırmacılar ise nefesli çalgıların kökenini, Ural-Altay Dağları arasında yaşamış Ön Türklere dayandırır. Bu görüşe göre, kaval ve benzeri çalgılar Türklerin Orta Asya’dan göçleriyle birlikte Anadolu, Batı Asya ve Avrupa’ya kadar yayılmıştır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”2#” title_font_size=”13″]

    Kaval, başlangıçta doğada kolay bulunan kamış ve kemik gibi malzemelerden yapılırken, günümüzde teknolojinin gelişmesiyle birlikte sert yapılı ağaçlardan (erik, kızılcık, şimşir, kayısı, çam, bambu gibi), madenî alaşımlar (alüminyum, pirinç vb.) ve plastikten de üretilmektedir. Kaval yapımında kullanılan malzeme, çalgının ses kalitesini ve dayanıklılığını doğrudan etkiler. Ahşaptan yapılan kaval; doğal, sıcak ve yumuşak tınısıyla özellikle halk müziğinde canlı ve duygusal bir ses sunar ancak neme ve sıcaklık değişimlerine karşı hassastır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”3#” title_font_size=”13″]

    Kaval, üflemeyle ses çıkaran bir çalgıdır. Bazılarında ses üretmek için “dil” adı verilen aparat vardır, bazılarında ise her iki ucu açıktır. Üzerindeki delikler parmaklarla kapatılıp açılarak farklı sesler çıkarılır. Alt kısımda akort için kullanılan delikler de olabilir. İki ucu açık kavallarda, üfleme için ağızlık kısmı bulunur; bu kısım genellikle ağaçtan ya da plastikten yapılır. Kavallar genellikle tek parça olsa da artık iki ya da üç parçalı modelleri de yaygındır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”4#” title_font_size=”13″]

    Ağaç ve kamıştan yapılan kavalların uzun ömürlü olması için düzenli bakım gereklidir. Çatlama, eğilme ve ses bozulmalarını önlemek için belirli aralıklarla temizlik ve yağlama yapılmalıdır. Yağlama işleminde, asit oranı düşük bitkisel yağlar tercih edilmeli; yağ, özel bir hazneyle kavalın içine dökülerek her bölgeye yayılması sağlanmalıdır. Ardından yumuşak bez sarılı bir çubuk ya da ucuna ağırlık bağlı temizlik beziyle iç ve dış yüzeyler özenle silinmelidir.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”5#” title_font_size=”13″]

    Anadolu’da kaval icracıları genellikle geleneksel yöntemlerle yetişmiş ustalardır ve bölgesel farklılıklar gösterir. Örneğin; Erzurum ve Doğu Anadolu Bölgesi’nde kaval hem solo hem de topluluk müziğinde yoğun olarak kullanılır; çoban kültürüyle iç içe geçmiş bu müzik, göçebe yaşam tarzının vazgeçilmez parçasıdır. Karadeniz’in doğu kesimlerinde ise kaval, horon ve diğer halk oyunlarına eşlik eden önemli nefesli çalgılardan biridir. İç Anadolu ve Çukurova’da ise düğün ve kutlamalarda sıklıkla tercih edilir. Bu ustalar, kuşaktan kuşağa aktarılan teknik ve repertuvarla Anadolu’nun zengin müzik kültürünü yaşatır.

    [eltd_section_title alignment=”left” title=”6#” title_font_size=”13″]

    Şimdi sizleri, tüm yaşamını nefesle can bulan bu geleneksel çalgıya adayan kaval ustası Yaşar Güç ile tanıştıralım. 1968 yılında Tokat’ın Başçiftlik ilçesi Erikbelen köyünde doğan Yaşar Güç, henüz 12 yaşındayken babası Hasan Hüseyin Güç’ün yanında kaval ustalığına çırak olarak adım atar. 2009 yılında UNESCO tarafından “Yaşayan İnsan Hazinesi” ünvanına layık görülen Güç’ün atölyesi bugün, adını taşıyan “Kavalcı Sokak”ta yer alıyor. Yaşar Usta’nın en büyük isteği, kaval geleneğinin genç kuşaklarca öğrenilerek yaşatılması ve geleceğe taşınması. Videoda, Yaşar Güç’ün kaval sanatına duyduğu derin bağlılığı, usta-çırak ilişkilerinin izlerini ve bu çalgının kültürel değerini kendi anlatımıyla dinleyebilirsiniz.